Altın kafa Kaan

15 Ekim 2019 12:32- Son Güncelleme - 15 Ekim 2019 09:35
Google news abonelik
Altın kafa Kaan

Fransa’yı yendiğimiz ilk maç 93 yıllık futbol tarihimizin tartışmasız en önemli olayıydı. Onun bir raslantı olmadığını bu maçta gösterdik ve tarihe bir sayfa daha ekledik demek yaşanan durumu anlatabilmek için yeterli olmayabilir. 94 dakika noktalandığında oyuncularımız arasında sahadan çıkamayacak olanlar vardı çünkü herşeylerini vermiş durumdaydılar. Birkaç dakikalık daha uzatma olsa mutlaka dayanırlardı ama içlerinden birkaçını sedye ile soyunma odasına götürmek gerekebilirdi.

Sık sık kullanılan ‘bu maçta herşeyini vermek’ kavramı belki de uzun zamandır ilk kez böylesine ete-kemiğe bürünmüştü. Kalecisinden kaptanına kadar her oyuncu milli bir davanın peşinde kendini paralarcasına çaba gösterdi. Belki Dünya Şampiyonu rakiple başabaş bir oyun oynayamadık, 90 dakikanın 70’inde kendi cezaalanımız çevresine hapsolduk, hücumda da hemen hiç etkili değildik, bunun en açık kanıtı olarak tek köşe atışı bile kullanamadık ama sonuçta istediğimizi elde ettik.

Üstelik, bütün bu olumsuz verilere karşın tek kişi bile bu maçta ezildiğimizi söyleyemezdi. Son derece sağlam ve kişilikli bir mücadele verdik ve bulunduğumuz yere tesadüfen gelmediğimizi herkese gösterdik.

Doğrusunu isterseniz iki maçta da şans bizden yanaydı. Bunun için üzülmemiz gerekmiyor çünkü biz o şansı hem kendimiz yarattık hem de ondan yararlanacak durumdaydık. Fransa’nın ilk maçta da önemli eksikleri vardı bu karşılaşmada da sonucu belirleyecek adamı Mbappe’nin yanısıra Pogba ve Kante gibi büyük yıldızları yine oynayamadı. Onların lehine penaltı denilebilecek bir pozisyon vardı. Bitmedi, attığımız golde de VAR uygulaması sözkonusu olsa bir ofsayt hüsranı yaşayabilirdik.

O kadar ki Zeki Çelik’in sakatlanıp çıkması ve yerine giren Kaan Ayhan’ın beraberlik golünü atması bile bu şansın bir parçası olarak görülebilirdi. Hatta Fransa’nın kalesinde asıl kalecisinin yerine Steve Mandanda’nın bulunması da bir başka şansımız sayılabilirdi.

Bundan önceki 7 maçta sadece 2 gol yemiş olmamız, bugüne kadar Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası elemelerinde rüyasını bile göremeyeceğimiz kadar büyük bir başarıydı. Bu maçın da belirleyicisi o oldu. Karşılaşmanın verilerini bilgisayara aktarıp bir skor isteseniz, bizim 3-0 yenilgimiz gibi bir sonuç çıkabilirdi. Gerçi Fransa’nın boğucu üstünlüğüne karşın mutlak gol pozisyonu açısından aynı durum sözkonusu değildi ama bundan önceki yıllarda Milli Takımın gol yeme kolaylığını gözönüne aldığımızda ürperebiliriz.

Yaşadığımız günlerin de etkisiyle Avrupa’nın dörtbir yanından koşup gelmiş 30 000’in üstündeki Türk taraftar Stade de France’ta inanılması zor bir atmosfer yarattı. Fransa Milli Takımı atağa kalktığında ıslıklarla karşılanınca, içlerinde ‘biz neredeyiz?’ diye neye uğradığını şaşıranlar olmuştur.
Şenol Güneş muhteşem kariyerine bu harika başarıyı da ekledi. Elemeler başlarken oynanacak 8 maçın 6’sını kazanıp sadece 1’inde yenileceğimiz ve Fransa’nın önünde lider olacağımız iddia edilse, bunu söyleyene, ‘git, bir doktora görün!’ derdik. Bu muhteşem başarıda Şenol Güneş’in payı çok büyük. Şenol hoca, neyi nasıl yapması gerektiğini çok iyi bildiğini bir kez daha gösterdi.

Milli Takım, Dünya Şampiyonunun önünde grup lideri olarak çıkma konusunda büyük bir avantaj yakaladı. İzlanda ve Andorra karşısında bir sürpriz yaşamamız sözkonusu olamaz; o günler geride kaldı.